Cumartesi, Mayıs 20, 2006

Bakmanın, görmenin, algılamanın sükutu

Eski insanların; kendilerine, etraflarına, doğaya, oluşlara, değişimlere, insanlara... olan "dikkatli nazarı"na hayranlığımı size bildirmek istiyorum. Sanki "eski" insanlar, daha iyi görüyorlardı, daha iyi algılıyorlardı... Etrafında olup bitenleri daha iyi yorumluyorlardı... Kendi bedenlerindeki evrilmeleri çok daha iyi kavrıyorlardı...

Sanki "eski" insanlarda ayık olan birşey, biz modern insanlarda kapalı...
Örneğin, bir tür tarihsel metinler olan Hazreti Peygamber dönemini anlatan hadis metinleri, bu tür bir "ayık" nazarın, pürüzsüz bir zihnin, dikkatli bir bakışın sonucudur... Bir söz karşısında muhatabın yüzünde ve bedeninde oluşan mimikler, etkiler ve tepkiler, gözleyicinin kaydı altına giriveriyor...

Eskilerin öyle bir nazarı varmış ki, doğada akıp giden değişimlerin oluş ve bitişlerini, duyarlı ve dikkatli bir seyir ile kayda almışlar... Öyle olunca şöyle olacağını, sadece bir gözlem becerisi ile bilebiliyorlardı. "Eski" insanlardan sayısız örneği bir kenarda tutuyorum...

Yıllar boyunca, hep satır aralarında zihnimin bir yerine yapışıp kalan bu önemli ayrıntılar, esasen bir yanıyla bakma biçimlerimizle ilgili bir köken sorgulamasının sonucuydu...

Modern insan bir yanıyla bakmayı unutan, görme yetisi evrim geçiren ve en ilkel aşamaya indirgenen, çok ciddi boyutlarda algılama problemleri çeken tuhaf bir yaratığa dönüştü...

Bu konuda tefekkürümü sürdürüyorum... Henüz buraya aktarmadığım birşeyler daha var... Şimdilik bu kadar..

Cumartesi, Nisan 22, 2006

"Üçüncü göz"ün yitimi!

Bir ezoterik inanışa göre, tarihin hiç bilmediği çok eski zamanlarda insanlar üç gözlüydü... İkisi hâlihâzırda şimdiki durdukları yerde duruyorlardı; üçüncüsü ise, tam anlımızın çatında, iki kaşımızın arasında idi...

Söylendiğine göre, simetrik olan iki gözümüz maddi dünyaya dönüktü... Alnımızın çatındaki diğer göz ise, manevî dünyaya dönüktü... Sezgiler, algılar, hisler, öteki boyutlar bu gözümüzle görebildiğimiz dünyalardı... Mevcut boyutumuza ait olanları ise zaten iki gözümüzle görüyorduk...

O dönemlerde insanlar, konuşarak iletişmiyorlardı... Sadece bakışmaları yetiyordu.. Denir ki, bir bakışla, bugün ciltler dolusu kitapla anlatılamayacak kadar yoğun ve çok şey anlatılabiliyordu...

Ne zamandır ki, insan "ses" çıkarmanın ötesine giderek, "dil ile ifade etme"yi, ardından da "konuşma"yı öğrendi... Yavaş yavaş üçüncü gözleri kaybolmaya başladı... İnsanoğlu "dil" geliştirdikçe, "üçüncü göz"ünü yitirdi...

Günümüzde artık "üçüncü göz", sadece ezoterik merakları olan sınırlı sayıda insanın, bildiği bir "şey"... İnsanoğlunun dağarcığından tamamen silinip gitti... Çünkü konuşma, belâgat, retorik en ihtişamlı yüzyılını yaşıyor..

Körlük dereceleri

Mevlânâ'nın anlattığı "Körler ve fil" öyküsü, o çok iddialı olduğumuz inançlarımızı, düşüncelerimizi, değerlerimizi kökünden sorguluyor.

Hikâye şöyledir: Bir grup kör, filin etrafına bırakılır. Ve fili tanımlamaları söylenir. Körlerin her biri, bulunduğu yerden file temas eder. Filin neresine dokundularsa, o bölgeyi "fil" olarak tanımlarlar... Filin kulağını elleyen, filin bir yelpaze olduğunu söyler. Bacağını elleyen filin ağaç gibi bir sütun olduğunu söyler. Filin kuyruğunu tutan, filin bir yılan oluduğunu söyler...

Burada çizmek istediğim eskiz açısından tamamlayıcı bir tamlama ilave eder Mevlânâ: "Aşıkların hali de Fil'i tanımlayanlardan farksızdır. Çünkü onların da gözü kördür.Onlar aşkı anlatırken aşk alemine dalarlar ve o alemde yaşadıkları hallerden dem vururlar. Yine her biri kendi meşrebince,zevkince aşkı anlatmaya çalışır."

Bu konu, sanıldığından da önemli bir "yanılsama" sorgulamasıdır... Kendimizin de bir an için akıl, duygu, zevk, bilgi.. vs. gibi her alanda "kör" olduğumuzu kabullenelim. Ve bir mevzu ile ilgili yorum yapmamızın istendiğini düşünelim...

Yargılarımızın hiçbiri, "gerçek" değildir... Ve esasen son derece "öznel"dir..

Sözünü ettiğimiz şey her neyse; bu şey ile olan temasımız; o şeye olan mesafemiz; o şey ile deneyimimiz; o şeyi görme biçimimiz; o şey ile aramızda gelişen sempati, empati, antipati düzeyi... gibi birçok belirleyici, bizim yargımızın gerçek bir yargı olmasını engeller...

Buna rağmen, bu bilgiç tavrımız nedendir?
counter easy hit